CÜNDİOĞLU'NA ÇOKEVLİLİK CEVABI - 1

 

CÜNDİOĞLU'NA

ÇOKEVLİLİK CEVABI - 1

 

Dr. Seyfi Say

 

 

Dücane Cündioğlu, 27-28 Eylül 2003 tarihlerinde, daha önce yayınladığı çokevlilik konulu iki yazıyı “ ‘Çokevlilik’ üzerine eskimemiş iki yazı” başlığıyla tekrar okurlarının dikkatine sunmuştu. Sözkonusu iki yazısını aynen aktaracak ve iddialarını cevaplandırmaya çalışacağım.

 

"ÇOKEVLİLİK" ÜZERİNE ESKİMEMİŞ İKİ YAZI (I)

Bu köşede üç yıl önce "çokevlilik" üzerine iki yazı yazmıştım: "Kur'an Çokevliliğe İzin Vermez, Emreder!", "Çokevlilik Bağlamında Yorumların Öznelliği Sorunu", Yeni Şafak, 12-15 Aralık 2000. Bu konunun, sebeplerini takip ve takdir etmekte güçlük çektiğim gerekçelerle yeniden gündeme taşınması karşısında meseleyi her defasında sükûtla geçiştirmek zorunda kalıyorum. Çünkü bu konuda düşüncelerini açıkça yazmış biri olarak ikide bir sözlü beyanlarda bulunmaya lüzum görmüyorum. İki aylık ısrarlar neticesinde, en azından arşive ulaşma imkânı bulamayanları da gözeterek bu iki yazıyı da önemsiz düzeltmelerle güncellemenin faydadan hâli olmayacağı kanaatine vardım. (Demek ki ortada görüşlerimden vazgeçmemi gerektirecek hiçbir sebep yokmuş!.. O halde önce ne dediğim iyi anlaşılmalı ve gerekirse, sonra tartışılmalı!)

Çokevlilik meselesi, II. Meşrûtiyet'ten bu yana bir türlü halledilememiş olmalı ki neredeyse bir asırdır ısıtılıp ısıtılıp piyasaya sürülüyor ve ister istemez lehinde ya da aleyhinde bir sürü şey söyleniyor. Aleyhinde söylenenleri ciddiye almaya gerek yok; zira bilmedikleri/anlamadıkları bir konuda konuşuyorlar ve izahtan ziyade itirazda bulunuyorlar. Ancak çokevliliğin lehinde söylenenler tam anlamıyla içler acısı... Bir yanda ayetler var; bir yanda tarihî yorumlar ve uygulamalar; bir yanda da karşı tarafı iknâ kaygısı...

Zavallı taşra aydınlarının (!) şehirli kızları "acıtmadan dayak atmanın" imkânları konusunda iknâ etmeye çalışmaları türünden bir komedi örneği... Güya, Kur'an aslında tek eşliliği emrediyormuş da zaruret halinde dörde kadar evlenmek ruhsatı veriyormuş... Fakat eşler arasında adil olmak lâzımmış... Oysa ne kadar istenirse yine de âdil olunamazmış... Hal böyleyken çokevlilik de mümkün olmazmış... Kadınların sayısı erkeklerden çok olursa ya da meselâ kadın kısır, vs. olursa, erkek ne yapsınmış, bu tür zaruret hallerinde ikinci bir eş alabilirmiş.. Ancak almayıp sabretmesi onun için daha iyi olurmuş... Üstelik günümüzde de zaten metres uygulaması varmış... Daha ne isteniyormuş, Kur'an bu işi meşrûlaştırıyormuş, vs. vs. [Bu akıl almaz gerekçelerin herbirini tek tek boşa çıkartmanın çok kolay olduğunu aklı başında herkesin kabul edeceğini sanıyorum.]

Şahsen müdahil olmak istemememe rağmen, okurlardan gelen ısrarlı suâller nedeniyle birkaç husûsa değinmeyi uygun buldum. Tesbitlerimi ilgilenenlerin dikkatine sunarım:

1) Çokevlilik tartışmasına yol açan Nisâ: 3-4 ayetleri, öncelikle mücerred kadın ve nikâh hukukunu değil, bilâkis yetim kız ve kadınların hukukunu düzenler. Metinde geçen "yetimler hakkında" (fî'l-yetemâ) ifadesinin anlamı, kuşkuya yer bırakmayacak denli sarihtir; tek başına geçen "kızlar/kadınlar" (en-nisâ) kelimesi ise, "yetim kızlar/kadınlar" anlamındadır. Nitekim aynı sûrenin 127. ayetinde "kızlar/kadınlar" (en-nisâ) kelimesi, açıkça "yetim kızlar/kadınlar" terkibiyle tasrih ve tefsir edilmiştir.

2) Bu hükümler, öncelikle sulh ve refah toplumuna değil, savaşan bir toplum yapısına ilişkindir. Nisâ sûresi, Uhud Savaşı sonrasında nâzil olmuştur. Müslümanlar bu savaşta çok sayıda şehid vermiş; böylelikle geride birçok dul ve yetim kocasız ve babasız kalmıştır. Çözüm aranılan asıl sorun başkası değil, budur! ["Yetim" kelimesi, basitçe "korumasız kalmış/yalnız/tek" anlamındadır; dul, hatta yaşlı kadınları da kapsar.]

3) "İkişer, üçer, dörder" (mesnâ ve sülâse ve rubaa) deyişi 'sınırlama' (dörde kadar) anlamı içermez; tahdid ve tahsis değil, bilakis teşvik (özendirme) ifade eder. Arapça'da "dörde kadar" demenin daha sarih yolları vardır ve açıklık gerektiren hukuk alanında böylesine kapalı bir ifadenin kullanımının ma'kul bir gerekçesi gösterilemez. Bir diğer kullanım Fâtır: 1'de geçmektedir ki bütün yorumcular orada bu deyişin çokluk ifade ettiğinde birleşmişlerdir. [Hz. Peygamber'in bir arada en az dokuz eşi olduğunu; kendisinin hiçbir sûrette Kur'anî hükümler karşısında istisna teşkil etmediğini, "gece namazı" gibi akla gelebilecek istisnaların ise nimet değil, külfet sadedinde bulunduğunu hatırlatmak isterim.]

4) Geleneksel hukukçuların ibareyi 'teşvik' yerine "tahsis ve tahdid"le yorumlamasının anlaşılabilir tarihsel ve sosyal gerekçeleri vardır; ahlâkî tahassüslerin zayıflaması ilk asırlarda bu yorumu haklılaştırmış ve otantik bağlamı geri plana itmiştir. Bu asırda "tek evlilik" yorumlarını haklılaştıran toplumsal bağlam ile fetih asırlarında "dörde kadar" yorumlarını haklılaştıran bağlam bazı açılardan benzerlik arzederler; zira her iki dönemin yorumcuları da metnin kendi bağlamı ile maksadını değil, içlerinde bulundukları toplumsal bağlamların zaruretlerini öncelemişlerdir.

Özetlemek gerekirse, Nisâ: 3-4 ayetleri savaş sonrası oluşan toplumsal yaraya melhem olmak amacıyla, mü'minlere şehid kardeşlerinin geride bıraktıkları dul ve yetimleri sahiplenmeleri gerektiğini, bunun dinî bir vecibe olduğunu ve herkesin üzerine düşeni yapması lâzım geldiğini söylemekte; bu durumu kesinlikle istismar etmemeleri konusunda da mükellefleri uyarmaktadır: "İkişer üçer, dörder, (beşer, altışar)..."; yani ne kadar mümkün ve âdilâne ise o kadar!..

 

"ÇOKEVLİLİK" ÜZERİNE ESKİMEMİŞ İKİ YAZI (II)

Çokevlilik konusundaki hükümleri ihtiva eden Nisâ. 3-4 ayetleriyle ilgili açıklamalarımıza kaldığımız yerden devam edelim:

1) İlgili ayetler, -tekrar edecek olursak- kadın ve nikâh hukukunu düzenlemek amacıyla değil; Uhud savaşı sonrasında korunmasız kalmış dul ve yetim kadınların/kızların sorunlarına çözüm aramak amacıyla nâzil olmuştur.

2) "İkişer, üçer, dörder..." tabiri "dörde kadar" anlamına gelmediği gibi, tashih ve tahdid (sınırlama) değil, bilâkis teşvik ifade eder. Çünkü maksad, mü'min toplumu bu bîçarelerin yardımına koşmaları konusunda özendirip teşvik etmektir; "elinizden geldiği kadarıyla ve en azından bir kişiye ocağınızı açmak sûretiyle..."

3) Bu nedenledir ki zaten, perişan durumdaki zavallı kadın ve kızlara şehid düşmüş babalarından ve kocalarından kalan mirasın üzerine konma hesabı yapacak ve böylelikle bu vazifeyi istismar etmeyi düşünecek kimseler şiddetle uyarılmış, âdil ve insaflı davranmaya davet edilmişlerdir. Dikkat edilecek olursa, mü'minler sadece evlilik yoluyla değil, evlatlık almak yoluyla da yardıma çağrılmışlardır.

4) Hz. Peygamber, yürüyen Kur'an'dı ve onun ahlâkı Kur'an ahlâkı idi. Kur'an, beşerî yasaların yöneticilere tanıdığı türden özel iltimaslar ve istisnalar gibi Hz. Peygamber'e iltimas geçmemiş ve kendisine böylesi özel ayrıcalıklar tanımamıştır. Peygamberimizin birarada dokuz eşi olduğu tarihen sabittir. Binaenaleyh "dörde kadar..." yorumu bu vâkıayla telif olunamaz. (Taaddüd-i zevcât, "çokevlilik" demektir, "dörde kadar evlilik" demek değildir.)

5) Bir insanın evleneceği kimselerin miktarı dışarıdan müdahale yoluyla tayin edilemez. Nitekim Cenab-ı Hak da bu nedenle kimin kaç kişiyle evleneceği meselesinde 'sayı' tahdidinde bulunmamış, bu durumu kişisel ve toplumsal olanın tabii koşullarına bırakmıştır. Kur'an'ın nâzil olduğu dönemde sadece Araplar arasında değil, bütün kadîm toplumlarda çokevlilik -sosyal şartların da etkisiyle- cârî idi ve gayet tabii de karşılanıyordu. (Bu konuda Kur'an'a eleştiri yöneltmek ilk muhaliflerinin aklına bile gelmemişti.)

6) Fetihler ile genişleyen ve zenginleşen İslâm toplumunda, çokevlilik meselesinin sınırlarını tayin etmek zarureti başgösterdiğinde, hukukçular, bu yasal boşluğu, Kur'an'ın lafzına istinaden çözmeyi denemişler ve başarılı da olmuşlardır. Kısacası, evliliğin dörtle sınırlandırılması, hukukçuların yorumlarının sonucudur ve o devir şartlarında bu isabetli bir çözümdür. Ne var ki eş seçilen cariyelerin (savaşta esir alınan kadınların) sayısını sınırlamak mümkün olmamış, sınırlama sadece normal evliliklere mühnasır kalmıştır.

7) Ulemanın çokevliliği sınırlandırma çabaları netice vermiş ve tarih içerisinde -zannedildiği gibi- müslüman toplumlar çokevliliğin hâkim olduğu toplumlar olmamışlardır. Eldeki tarihî vesikalarda ve bilhassa günümüze ulaşan nüfus kayıtlarında yapılacak incelemeler, bu tesbiti doğrulayacaktır; zaten yapıldığı kadarıyla bilimsel araştırmalar da bu yöndedir.

8) Modernleşme döneminde sosyal şart ve telâkkilerin değişmesiyle, bilhassa Hıristiyanlığın (Katolikliğin) kadın tasavvuruyla çevrelenmiş Batı düşüncesinin etkileriyle çokevlilik meselesi bu sefer farklı bir biçimde gündeme gelmiş ve geleneksel İslâm hukukuna saldırılar için bu mesele bir bahane teşkil etmiştir.

9) İslâm modernistlerinin "Kur'an aslında tekevliliği emreder" demek zorunda kalmaları ve iddialarını iki-evlilik varsayarak temellendirmeleri savunmacı bir yaklaşımın sonucudur ve üç-evlilik dendiğinde söyleyecekleri bir sözleri yoktur. Nitekim erkekler arasındaki dedikoduları ya da genç bekârların heveskârâne gevezeliklerini bir kenara bırakırsak, bugün ülkemizde tarafların çok evlilik'le kastettikleri esasen iki-evlilik'tir.

10) İkinci eş almak teşebbüsünde bulunan dindar (!) kimselerin hem kendilerinin hem de ilişkide bulundukları kadınların mensup oldukları meslek gruplarının hangileri olduğuna dikkat edilirse, bu tür modern iki-eşliliklerin tartışmaya konu olan yönünün hukuk'tan çok ahlâk'la alâkalı bir keyfiyet arzettiği görülür.

Özetlemek gerekirse, Kur'an'da evlenilecek kadınların sayıları tayin edilmemiş ve ilgili ayetler refah değil, savaş toplumuyla alâkalı hükümler getirmiştir. "En çok dört veya bir" şeklindeki açıklamalar ise zamanla ortaya çıkan ve sosyal koşullara uygunluğu (örfü) gözeten yorumlardan ibarettir.

Yorumları hayra da yorabilirsiniz, şerre de... İşte bu noktada seçiminiz sadece hukûkî olanı değil, aynı zamanda ahlâkî olanı da belirleyecektir.

Not: Bu konuyu tartışmak isteyen tarafların "ikinci bir eş almak suretiyle aileyi genişletmek" ile "ikinci ve ayrı bir aile kurmak" arasındaki farkı gözardı ettiklerini düşünüyorum. Oysa sözkonusu olan 'çokevlilik' idi, -bir sözcük uydurmama izin verilirse- 'çokailelik' değil! Nitekim büyük şehirlerde ikinci eş, "ikinci aile" anlamına geldiğinden umumiyetle "birinci aile" ya resmen ya da fiilen yıkılmakta ve böylelikle 'çokailelik' bile mümkün olmamaktadır! O halde kim, hangi sevdalının (!) "ailesini genişletmek' ihtiyacıyla ve niyetiyle bu işe kalkıştığını iddia edebilir?!? Unutulmamalı ki Efendimizin (s.a) aynı anda dokuz zevcesi ve fakat bir ailesi vardı!

 

CEVAP

I.

Dücane Cündioğlu’nun aşağıdaki soruları cevaplandırması gerekiyordu:

1. Neden yazısında Bektaşi gibi ayetin devamını saklıyordu? Yoksa ayetin devamı “teşvik” konusuna açıklık getirdiği için mi?

2. Neden ayette adalet yapılamazsa sayı “bir” ile sınırlandırılmaktadır? Adalet yapılamayacaksa, “beşer altışara, yedişer sekizere tevessül edilmeyip iki-üç ile yetinmek gerektiği” niçin söylenmiyor da, tek evliliğe vurgu yapılıyor? Sonra, insanların “ne kadar isteseler de adaleti tam sağlayamayacakları” göz önüne alındığında, teşvik edilenin tek evlilik mi, yoksa çok evlilik mi olduğu sonucuna varılır? Bütün bunlara bakarak çok evliliğin teşvik edildiğini söylemesini sağlayan mantığı Cündioğlu kimden almıştı, Aristo’dan mı?

3. Yazar, “ikişer, üçer, dörder” ifadesinin sınırlama getirmeye yetmeyecek kadar “kapalı” olduğunu söylüyor. Peki bu ifadenin “altışar yedişer”i teşvik ettiğini hangi “açıklık” ona göstermişti? Kapalılık-açıklık konusunda devrim niteliğindeki bu mantığı Dekart’tan mı öğrenmişti?

4. Neden sahabe ve tabiîn ayetten teşvik anlamını çıkarmadılar? Arapça’nın inceliklerine onun kadar vakıf olmadıkları için mi? Neden aralarından bir kişi bile beş kadınla evlenmedi?

5. Yazar, şöyle diyor: “Hz. Peygamber’in bir arada en az dokuz eşi olduğunu; kendisinin hiçbir surette Kur’anî hükümler karşısında istisna teşkil etmediğini, ‘gece namazı’ gibi akla gelebilecek istisnaların ise nimet değil, külfet sadedinde bulunduğunu hatırlatmak isterim.” Hem hiçbir surette istisna teşkil etmemek, hem de istisnaların akla gelmesi nasıl oluyor? Bir şey, ya vardır, ya yoktur; Mantık terminolojisiyle ifade edersek, “üçüncü hal imkânsızdır”. Cündioğlu hiç mantık okumadı mı?

6. Yine şöyle diyor: “... her iki dönemin yorumcuları da metnin kendi bağlamı ile maksadını değil, içlerinde bulundukları toplumsal bağlamların zaruretlerini öncelemişlerdir.” Yazarın, yukarıya yazdığım ikinci ve üçüncü maddeleri tekrar okuyup şu soruyu cevaplandırması gerekiyor: “Siz metnin kendi bağlamı ve maksadından ne kadar haberdarsınız?”

7. Cündioğlu, içinde bulunduğu “toplumsal bağlamlar”ın zaruretlerini öncelemeyecek kadar özel ve farklı bir insan mı? Diyelim ki öyle, “kişisel bağlamlarının zaruretlerini” öncelemediği de söylenebilir mi?

8. Yazar, ilk yazısının son paragrafında, Kur’an’ın “bu durumu kesinlikle istismar etmemeleri konusunda mükellefleri uyardığını” söylemekte.. Gayet güzel. Peki nasıl uyarıyor, bunu da bir açıklaması gerekmez miydi? Bunu yapmasına toplumsal bağlam mı, yoksa kişisel bağlam mı imkân vermedi?

9. Yazar, “Geleneksel hukukçular”ın yorumuyla ilgili olarak “ahlakî tahassüslerin zayıflaması ilk asırlarda bu yorumu haklılaştırmış ve otantik bağlamı geri plana itmiştir” diyor. “Haklılaştırmış” kelimesinin altını çizdim. Peki bugün ahlâkî duyarlılık ne durumda? Ahlakî tahassüsler Resulullah’ın s.a.s. övdüğü asırların insanları (sahabe, tabiîn, tebe-i tabiîn) arasında zayıflamışken, Kemalist Cumhuriyet’in vatandaşları arasında güçlendiği için mi artık bu “geleneksel” yorumu “haklılaşmış” bulmuyor? Yazar, selefi sadece ahlakî tahassüs zayıflığı ile suçlamıyor, aynı zamanda ayetlerin “otantik bağlamı”nı göz ardı etmekle de suçluyor. Bu da ikinci bir ahlakî tahassüs eksikliğidir. Fakat, ayetin otantik bağlamının geleneksel yorumun ta kendisi olmadığını kavramasını yazarın hangi otantik özelliği sağlıyor? İslam’ın ilk asırlarında değil de 15’inci yüzyılda yaşıyor olması mı? Ayrıca, ayetin otantik bağlamına dikkat çeken bir ahlakî tahassüs sahibi hiç mi çıkmadı o yüzyıllarda? Bu ahlakî tahassüs dokuz evli Resulullah’tan (s.a.s.) sadece Cündioğlu’na mı miras kaldı? Sonra, o devirlerin ahlakî tahasssüsü zayıf insanları, geleneksel ulemanın işlerini zorlaştıran yorumlar uydurduklarını fark edip de, “Hayır, biz otantik yoruma bağlıyız” deme uyanıklığını niçin gösteremediler? Yoksa Cündioğlu kadar Arapça bilmiyorlar mıydı? Onlar Türk müydü?

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !