Embed

ESAD COŞAN, TAKVA VE MÜZİK (1-2)

 

ESAD COŞAN,

TAKVA VE MÜZİK (1)

 

Dr. Seyfi Say

 

Cibrîl hadîsinin gösterdiği şekilde, ihsan anlamına gelen tasavvufun İslam’da vazgeçilmez bir yeri vardır.

Peygamber Efendimiz s.a.s., ihsan’ı, “Allah’ı görür gibi ibadet etmek” olarak tarif etmiştir. “Sen O’nu görmüyorsan da, O seni görüyor.”

Buradan çıkan birinci ders şudur diyebiliriz: İhsan, ancak ibadetle birlikte kendisini gösterir. İbadeti olmayanın ihsanı da olmaz.

Bir başka deyişle, ibadetsiz tasavvuf düşünülemez.

İbadetin ise, makbul olmasının iki temel şartı vardır: Birincisi, ihlasla yapılması gerekir.

İkincisi, ibadetin Sünnet’e (Şeriat’e) uygun olması zorunludur. Kişi, kendi aklına göre ibadet icat edemez.

İhsan, ibadetle birlikte ortaya çıkan bir haslet olmakla birlikte, takva daha çok, günahtan kaçınmakla ilgilidir.

İnsanlar, genellikle, çok ibadet ettiklerini gördükleri kişiler için “takvalı” sıfatını kullanırlar. Gerçekte, çok ibadet eden kişiler için âbid demek uygun düşer. Takva, daha farklı birşeydir.

Takva, esas itibariyle, günahtan kaçınmakla ilgilidir. En müttekî insan, en çok ibadet eden değil, Allah’a en az isyan eden, en az günah işleyendir.

Gerçekte, asıl âbid, yani Allahu Teala’ya en iyi kulluk eden kişi, günahlardan en çok kaçınan kişidir. Tirmizî’nin Sünen’inde ve Ahmed bin Hanbel’in Müsned’inde yer alan bir hadîste şöyle buyurulmuştur:

Haramlardan sakın ki, insanların en âbidi olasın. Allah’ın taksimine razı ol ki, halkın en ganîsi olasın....

Nitekim, Mecelle’de belirtildiği gibi, def-i mefâsid, celb-i menâfiden evlâdır.

Bununla birlikte, böylesi bir şuurun, sûfîlerin cahilleri arasında (ki zamanımızda sayıları hiç de az değil) pek fazla yeşermediğini söylemek mümkündür. (Haramlardan ve günahlardan kaçınma konusuna yazı ve konuşmalarında yoğun bir vurgu yapmış olan merhum Mehmed Zahid Kotku gibi zatlar ne yazık ki istisna durumunda.)

İmam Şâtıbî, el-Muvafakat’ında, dinî konularda kendilerine uyulan insanlar için mekruhların haram hükmünde olduğunu söylemektedir.

O nedenle, belirli toplulukların içinde hoca, şeyh, muallim, üstad vs. gibi sıfatlarla metbu konumuna gelmiş bulunanların, sözlerine, fiillerine ve amellerine, herkesten fazla dikkat etmeleri gerekir.

Çünkü, birçok insan, dinî bilgilerinin yetersizliği ve söz konusu şahıslara olan hüsnüzanları nedeniyle, dinî konularda onları otorite kabul edebilmekte, böylece onların ameline bakarak haramı helal kabul etme noktasına sürüklenebilmektedir.

İhsanın hadîs-i şerîfteki tarifinden çıkarılması gereken ikinci ders şu olabilir: Kul için ihsan, ya da tasavvufta ilerlemek, Allahu Teala’yı görür gibi ibadet etmekten ibarettir, Allahu Teala’yı görüyor olmak değildir. (Bunu yazmamız sebepsiz değil. Yıllar önce, bir akşam bir evdeki sohbet sırasında ev sahibi, tasavvufçuların kullandığı müşahade vs. gibi kavramların etkisiyle olacak, velîlerin Allahu Teala’ya, görme anlamında özel bir yakınlığının olduğuna inandığını açıklamıştı. Her ne kadar ona durumun böyle olmadığını anlatmaya çalıştıysam da, ikna etmem mümkün olmadı. Bizi dinleyenler de, beni destekleyen herhangi bir beyanda bulunmamış, velîler hakkında yanlış düşünen insanlar olarak damgalanmaktan korkuyor olsalar gerek ki, susup durmuşlardı. Allahu Teala, kendisini görmek isteyen Hz. Musa’ya bile, “Beni göremezsin/göremeyeceksin” buyurmuşken, velîler için böyle bir makamın düşünülmesi tam cehalettir. Günümüzde bu cahilce tasavvufun insanların ahlâkına fazla bir katkısı bulunmamakla birlikte, kimi zaman itikatlarını bozduğu görülmektedir.)  

Takva bağlamında haramlardan kaçınma konusundaki hassasiyet eksikliği, cahil sûfîlerde özellikle müzik (daha doğrusu çalgılar) konusunda kendisini göstermektedir. İmam Gazâlî’nin İhya’da belirttiği üzere, telli ve nefesli çalgılar dînen yasaktır. (Telli ve nefesli olmadığı için davulun ve def'in durumu ayrı bir kategoride ele alınmıştır. Bkz. İhya, çev. Ahmed Serdaroğlu, C. 2, s. 684-685.)

Mutasavvıfların semasına (zikir eşliğinde yaptıkları hareketler, sallanmalar, dönmeler, oynamalar vs.) gelince, İmam Gazâlî şöyle demektedir:

 

Kimin semâ’ı Allah’tan, Allah için ve Allah’ta olursa, Allahu Teala’nın zat ve sıfatı ile alâkalı ilim kanunlarını iyice bilmesi lazımdır. Aksi takdirde sema’dan Allah hakkında muhal olan bir mana çıkarır ve küfre gider. (A.g.e., C. 2, s. 715.)

... Bu şekilde sema’da olan tehlike, şehveti tahrik eden musikideki tehlikeden daha büyüktür. Çünkü şehveti tahrik eden musikinin sonu günahkâr olmaktır. Fakat bu kabilden olan semaın sonu küfürdür. (A.g.e., C. 2, s. 717.)

 

İmam Gazâlî ayrıca şunu da söylemektedir:

 

Resulullah efendimiz, Rebi' binti Muavviz’in evine geldi. Cariyeler def çalıyor, şarkı söylüyorlardı. Onu görünce kesip, kasidelerle Resulullah'ı övmeye başladılar. [Buharî’nin rivayet ettiği] "Susun, önceki söylediğinize devam edin" buyurdu. Çünkü onu övmek ibadettir. Oyun eğlence arasında ibadet olmaz. (Kimya-yı Saadet, s. 333) (Bkz. http://www.dinibilgiler.eu/i-gazali-ve-muezik.html)

 

Merhum Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî, konu ile ilgili olarak şunları söylemektedir:

 

ZİKİR-KIRAAT VE TEHLİL YAPARKEN TANBUR VEYA SAZ ÇALMAK VEYA BUNLARA UYARAK RAKSETMEK:

Raks, tez tez hareket ederek havaya atlamak ve tepinmektir. Peygamber Efendimiz, "Aşk ve vecdinden meydana gelmeyen ve ihtiyar dışı olmayan her oyun (raks) haramdır" (Fetava-yı Hindiyye, C. V, Kitabu’l-Kerahiyye babı, s. 388) buyurmuştur. Aşıkların duydukları deruni zevk ve gönüllerindeki hassasiyetin bir neticesi, vecde kapılarak iradeleri dışında raksetmeleri ise caizdir. Çünkü bunların bu tür hareketleri, ellerinde olmayan sebeplerle meydana gelmiştir. Bunun riyasız olabilmesi için halvette (yalnız başına) olması gerekir.

Büyük mutasavvıf Mevlana Celalüddin ve birçok gönül ehli sofilerin aşka gelip raksetmeleri, ilâhî cezbe ve vecdlerinden meydana gelmişti. Ancak kalbinde riya ve süm’a (gösteriş ve duyulma arzusu) olanların bu büyük zatları taklide yeltenmeleri büyük bir hatadır. Son zamanlarda, bu büyük insanların ulvî ruhlarını ta’zip ederek (azaplandırarak), bilhassa Konya’da, Mevlevîlik adına onu anlamaktan fersahlarca uzak bulunan birtakım kişilerin raks ve sema ayinleri düzenleyip şeriate aykırı kılık ve kıyafette kadın ve erkeklerin de bu toplantılara iştirak etmesi büyük bir gaflettir. Saatlerce zikir ve sema yapmak ise, bir tek Kur’an ayeti okumak kadar kıymetli değildir. O halde en büyük zikir olan namaz kılmak ve İslâmî ilimleri okumak daha mükemmeldir. (Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevî, Gafillerin Kurtuluş Yolu, çev. Ali Kemal Saran, Ankara: İkbal Y., t.y., s. 92-93.)

 

Mehmed Zahid Kotku rh. a. ise şöyle demektedir:

 

Çalgı Dinlemek ve Çalgı Meclisinde Oturmaktan Hoşlanmak: Bunların her biri ayrı ayrı günahtır. Bazı ulema bunları kebairden [büyük günahlardan] saymışlardır. Çalgı dinlemek günahtır. Çalgı meclisinde oturmak fısktır. Fasıklık alâmetidir. "Bunlarla telezzüz [lezzet ve keyif almayı] eğer helal itikad edilirse, küfürdür." Bu, hadis-i şerif mealidir. (Mehmed Zahid Kotku, Mü’minlere Vaazlar 2: Günahlar, 3. b., İstanbul: Seha Neşriyat, t.y., s. 129.)

 

Konuyla ilgili olarak Allâme Âliyyü’l-Kârî ise şu bilgiyi vermektedir:

 

El-Hülasa’da şöyle varid olmuştur: Kim ki, Kur’an-ı Kerîm’i def ve saz çalarak okursa, o kimse tekfir edilir. Zikrederken, Peygamber Aleyhisselam’ın na’tını okurken def ve saz çalanların hükmü de bu hükme yakındır. Zikrederken alkış tutmak da böyledir. (Fıkh-ı Ekber Şerhi, çev. Hüseyin S. Erdoğan, s. 441-442.)

 

Esad Coşan’a gelince... Ne yazık ki, Mavera Dergisi’nin 54’üncü sayısı için kendisiyle yapılan röportajda (http://iskenderpasa.com/F19D1BAE-2BEB-44B3-BF5D-328C63057C9D.aspx), müzik konusunu tasavvufun bir artısı olarak gösterebilmiştir:

 

Sanata gelince; malum, sanat gönül işidir. Gönlü kıpırdamayan bir insanın güzelliği sezmesi, bulması ve tasvir etmesi mümkün değildir. Bize kadar ulaşan Osmanlı sanatkârlarını inceleyecek olursak, büyük ölçüde gönül erbabı insanlar olduğunu görürüz…. Osmanlı sanatını mimariden musikiye, edebiyata ve daha başka sanatlara doğru inceliyecek olursak büyük sanatkârların hemen hepsinin böyle olduğu görülür.

 

Coşan, Allah taksiratını affetsin, bu bakış açısının bir uzantısı ya da sonucu olarak, çalgılarla ilahî (yani Allahu Teala’nın anıldığı ya da salavat-ı şerîfe içeren şiirler) söylenen toplantılar tertip edilmesine izin vermekte ve bunlara bizzat katılmaktaydı.

Yukarıdaki açıklamaların gösterdiği gibi, bu, fısktır. Helal itikad edilmesi ise, Âliyyü’l-Kârî ve Mehmed Zahid Kotku rh. a. gibi zatların verdiği bilgiler çerçevesinde küfürdür.

Yani bunu, fasıklık olduğunu kabul ederek icra etmeniz, alenen günah işlemeniz anlamına gelmektedir.

Günah olmadığını düşünmeniz ise, Âliyyü’l-Kârî ve Mehmed Zahid Kotku rh. a. gibi zatların ifade ettiği gibi, küfürdür.

Başa dönersek, ihsan (tasavvuf) Allahu Teala’ya ihlasla ve Sünnet çerçevesinde ibadet etmektir. Fıskı ibadet zannetmek, iyi bir iş yapıyormuş gibi cahilce zanlarda bulunmak değildir.  

Asıl takva ve âbidlik, günahtan kaçınmaktır.

Esad Coşan gibi bir şeyhe, İmam Şatıbî’nin ifade ettiği şekilde, böylesi “kültürel ve sosyal etkinlik” etiketli haram amellerin hiç yakışmayacağı açıktır.

Asıl sorun, Esad Coşan’ın bilgisizlik ya da gaflet sonucu yaptığı bir hatanın (Evet, kasten değil, fıkıh bilgisinin yetersizliği yüzünden yaptığını düşünüyorum), ona yönelik hüsnüzanları nedeniyle birçok insanı haramı helal kabul etmeye kadar sürükleyebilmesidir.

Bir şeyhin insanları hakka irşad etmesi beklenir, küfre doğru sürükleyecek hatalar yapması değil.

 

ESAD COŞAN,

TAKVA VE

MÜZİK (2)

 

Dr. Seyfi Say

 

“Esad Coşan, Takva ve Müzik” başlıklı yazımızda (http://beyanname.blogcu.com/esad-cosan-takva-ve-muzik-1/13391358), İmam Şâtıbî’nin, dinî konularda kendilerine uyulan insanlar için mekruhların haram hükmünde olduğunu ifade ettiğini söylemiştik.

Çalgılar konusundaki hükmün açık olduğunu da belirtmiştik. İmam Gazâlî’nin İhya’da ifade ettiği gibi, telli ve nefesli çalgılar dînen yasaktır. Telli ve nefesli olmayan davulun ve def'in durumu ayrı bir kategoride ele alınmıştır. (Bkz. İhya, çev. Ahmed Serdaroğlu, C. 2, İstanbul: Bedir, s. 684-685.)

Çalgılar eşliğinde ilahî vs. söylemeye gelince… İmam Gazâlî Kimya-yı Saadet’te, Buharî’de yer alan bir hadîs’e yer vererek şöyle demektedir:

 

 

Peygamber s.a.s., Rabi bin Muavvez’in evine gittiğinde tef çalıp teganni yapıyorlardı. Peygamber’i görünce onu şiirle methetmeye başladılar. Peygamber, "Beni methetmeyi bırakın. İlk işinize bakın” buyurdu. Çünkü Peygamber’i övmek ibadet ve ciddi bir iştir. Oyun şeklinde olan tefle bir araya getirmek caiz değildir. (Kimya-yı Saadet, çev. Ali Arslan, İstanbul: Merve Y., t.y., s. 333.)

 

Yani, ibadetin usulüne ve adabına göre (edeple) yapılması gerekir.

Mehmed Zahid Kotku rh. a. ise şöyle demektedir: “Çalgı Dinlemek ve Çalgı Meclisinde Oturmaktan Hoşlanmak: Bunların her biri ayrı ayrı günahtır. Bazı ulema bunları kebairden [büyük günahlardan] saymışlardır. Çalgı dinlemek günahtır. Çalgı meclisinde oturmak fısktır. Fasıklık alâmetidir. 'Bunlarla telezzüz [lezzet ve keyif almayı] eğer helal itikad edilirse, küfürdür.' Bu, hadis-i şerif mealidir." (Mehmed Zahid Kotku, Mü’minlere Vaazlar 2: Günahlar, 3. b., İstanbul: Seha Neşriyat, t.y., s. 129.)

Allâme Âliyyü’l-Kârî ise şu bilgiyi vermektedir: “el-Hülasa’da şöyle varid olmuştur: Kim ki, Kur’an-ı Kerîm’i def ve saz çalarak okursa, o kimse tekfir edilir. Zikrederken, Peygamber Aleyhisselam’ın na’tını okurken def ve saz çalanların hükmü de bu hükme yakındır. Zikrederken alkış tutmak da böyledir." (Fıkh-ı Ekber Şerhi, çev. Hüseyin S. Erdoğan, s. 441-442.)

 Kısacası, çalgı aletleri ile sözde dinî ya da tasavvufî musıki icra ettiklerini düşünenlerin durumu, şehevî şarkı ve türkü icra eden ve dinleyenlerinkinden daha kötüdür. “Dinî” ya da “tasavvufî” diye adlandırılan müziği, diğer çalgıları geçtik, def ile bile icra etmek caiz olmamaktadır.

Konuyla ilgili ilk yazımızda şöyle demiştik: “Asıl sorun, Esad Coşan’ın bilgisizlik ya da gaflet sonucu yaptığı bir hatanın (Evet, kasten değil, fıkıh bilgisinin yetersizliği yüzünden yaptığını düşünüyorum), ona yönelik hüsnüzanları nedeniyle birçok insanı haramı helal kabul etmeye kadar sürükleyebilmesidir.”

Bu ifadeleri düzeltmek gerekiyor. Belki de şöyle söylemeli: Esad Coşan’ınki salt bilgisizlik değil, aynı zamanda laubalilik..  

Çünkü, “Güncel Meseleler - 2” adıyla yayınlanan kitabında, kendisine yöneltilen “Pop aletleriyle dînî ve millî mûsiki olur mu?” şeklindeki soruya şöyle cevap verdiği görülüyor:

Bu bir akımdır. İnsanlar zaman zaman çeşitli devrelerden geçiyorlar. Meselâ, Türk şiirinde divan şiiri vardır, halk şiiri vardır; bunlar farklıdır. Çeşitli devreler vardır; Tanzimat devresi vardır, Millî Edebiyat devresi vardır, Beylikler Devri Edebiyatı vardır, Osmanlı devresi vardır... Çeşitli edebî akımlar gelip geçiyor. Form, şekil olarak veya vasıta, alet olarak çeşitli şeyler kullanılıyor. Değişebiliyor bunlar asırdan asıra, çağdan çağa... Bölgeden bölgeye bile değişiyor. Karadeniz'in çalgısıyla, İsparta'nınki aynı olmuyor. Başka isimleri, başka şekilleri oluyor. Bu mühim değil, mûsıkînin içindeki sözler ve neye hizmet ettiği mühim... Adam yeni bir mûsikî akımına mensub, öyle yaşamış ama, dindarlaşmış. O akım ve üslûb ile dînî eserler veriyor. Olabilir, bu da bir çeşit... Ayakkabıların modası olduğu gibi, elbiselerin modası olduğu gibi... Bir zaman İspanyol modası vardı, paçalar kocamandı. Sonra başka modalar çıktı, blue-jean modası çıktı vs. Mühim olan gayenin tahakkukudur. Yâni İslâm'a hizmet gayesiyle hece vezniyle de olur, aruz vezniyle de olur... Şu şekilde de olur, bu şekilde de olur. Ben şekli önemli görmüyorum, amacı önemli görüyorum. Hangi amaçla yapılmış çalışma; o önemlidir. Bana şahsen garip geliyor. Ben şahsen, bizim klasik ilâhileri seviyorum da, bu modern parçaları biraz garipsiyorum. Belki siz de garipsiyorsunuz. Belki gençler de hoşlanıyor. Zevkler ve renkler tartışılmaz. İstikamet iyi olduktan sonra, niyet iyi olduktan sonra, hizmet edilen alan iyi tarafa doğru olduktan sonra, olabilir. Rasûlüllah SAS'e muhabbeti dile getiriyor, ama şu üslubda... Ne yapalım, o da onun üslûbu!.. Kur'an-ı Kerim'i medhediyor veyahut müslüman kahramanlarından bir tanesini canlandırıyor; tamam, güzel bir şey... (İstanbul: Seha Neşriyat, 1998, s. 303-304.)

 

Görüldüğü gibi, burada ilme dayanan hiçbir şey yok.. Hepsi kafadan atma laflar..

Aslında kendisine sorulan soru, “alet”lerle, yani çalgılarla ilgili..

Bunlar, alışılagelmiş çalgılar da değil, pop aletleri..

Verilen cevabın ise, bir bakıma, “Zaman sana uymazsa sen zamana uy” anlayışını yansıttığı görülüyor.

Sanki din, çalgı aletleri konusunda hiçbir hüküm getirmemiş, olay sadece sözlerden ibaretmiş gibi konuşarak, çalgı aletleriyle ilgili hadîsleri ve fıkhî hükümleri görmezden geliyor.

Bu salt bilgisizlik değildir; bu, laubaliliktir, ciddiyetsizliktir.

Niyet önemliymiş, amaç önemliymiş.. Şekli önemsemiyormuş, amacı önemsiyormuş..

Bunları söyleyebilen bir insanın, usûl-ü fıkıh ilminin “u”sundan bile haberinin olmadığı anlaşılır.

Herkesten usûl-ü fıkıh öğrenmesi talep edilemez; ama herkesin de haddini bilmesi, kafadan fetva vermekten kaçınması gerekir.

Amacı önemseme, aracı/aleti önemsememe anlayışı, şekli değil amacı yüceltme, şekli ve araçları önemsizleştirme düşüncesi, “Amaç, aracı mübah hale getirir” şeklindeki Makyavelist siyaset ve toplum düşüncesinin yöntemini/usûlünü yansıtır, fakat fıkıh’la (dinle) ilişkisizdir.

Hatta, ona aykırıdır.

Çünkü, usûl-ü fıkhın en önemli esaslarından ya da temel ilkelerinden biri şudur: “Hükümler hikmetlere (gerçekleşen ya da gerçekleşeceği düşünülen gayelere) değil, illetlere (şer’î delillere) bağlıdır.”

Esad Coşan’ın ise, usûl-ü fıkıh ilkelerinden habersiz olduğu, “Zevkler ve renkler tartışılmaz” şeklindeki ümniyyeye ya da “heva ve heves ehli”nin mottosuna sarıldığı görülüyor.

Zevklerin ve renklerin tartışılmayacağına dair âyet ya da hadîs mi var?!

Herkes bilir ki, bunu söyleyenler sadece, kendi zevk ü sefalarına kimsenin karışmasını istemeyen ehl-i keyftir.

Aklı başında insanlar ise tam aksini söylemektedir.

Zevkler de, renkler de tartışılır.. Günümüzde büyük ticarî işletmeler, satış mağazalarının iç mimarisini, renklerin genel olarak insan psikolojisi üzerindeki etkisini dikkate alarak düzenlemektedirler.

Görüldüğü gibi, Esad Coşan, farkında olmadan, bir sürü bid’at ihdas etmektedir.

Devamı için: http://beyanname.blogcu.com/esad-cosan-takva-ve-muzik-2/13501238

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !
Bu içeriği paylaşın!